The Knife'tan 2013 Haberleri

2006'da yayımladıkları efsanevi Silent Shout albümünden sonra ikili Fever Ray ve Oni Ayhun gibi bireysel projelere dalmış, daha sonra 2011'de Darwin ve kitabı Türlerin Kökeni üzerine yazdıkları deneysel operayla tekrar bir araya gelmişti. Aradan geçen 5 senede daha deneysel ve daha pop kaygısız bir sound yakalamaya çalıştıkları gözlemi operanın içeriğine de yorulabilirdi gayet tabii, ancak görünen o ki geçtiğimiz günlerde duyurdukları Shaking the Habitual isimli yeni albümden yayımlanan ilk single Full of Fire 9 dakikalık uzunluğu, iç gıcıklayan melodisi ve yeşil pembe yüksek kontrastlı kapağıyla pop olmanın aksine ezber bozmak ve belki de rahatsız etmek üzere tasarlanmış gibi.
Aynı zamanda Silent Shout döneminde ilk ve son olacağını düşündüğüm Avrupa turnesi bu albümle tekrar gerçekleşiyor. Ancak ne yazık ki turne biletleri geçtiğimiz günlerde satışa sunulur sunulmaz tükendi. Ses getirecek bir başka projeye imza atacaklarına şimdiden hiç şüphe yok.

98 dakika olacağı belli olan albüm tracklist'i, şarkı uzunlukları ve albüm kapağıyla aşağıda. 
1. A Tooth for an Eye (6:04) 
2. Full of Fire (9:17) 
3. A Cherry on Top (8:43) 
4. Without You My Life Would Be Boring (5:14)
5. Wrap Your Arms Around Me (4:36)
6. Crake (0:55)
7. Old Dreams Waiting to Be Realized (19:22)
8. Raging Lung (9:58)
9. Networking (6:42)
10. Oryx (0:37)
11. Stay Out Here (10:42)
12. Fracking Fluid Injection (9:54)
13. Ready to Lose (4:36)


Planningtorock - Have It All

Janine Rostron, nam-ı diğer Planningtorock dikkatimi ilk Tomorrow, in a Year projesiyle çekmişti. The Knife ile   çalışma onuruna erişmiş bu başarılı genç kadın da kimmiş deyip araştırmaya koyulduğumu hatırlıyorum. İngiltere'nin Bolton kasabasında doğup büyüyen, ve okula gitmeyi reddedip çocukluğunu çeşitli enstrümanlarla geçiren Janine, multi-instrumentalist, singer-songwriter, performance artist sıfatlarının hepsini bünyesinde toplamayı başarmış bir Berliner. Çizdiği bu çok yönlü, cesur kadın kişiliğiyle, Münih menşeili feminist Chicks on Speed topluluğuyla iletişim halinde olması ve debut albümü Have It All'un Chicks on Speed etiketiyle piyasaya sürülmesi zor olmamış olsa gerek. Albüme gelecek olursak, Have It All bizi kısa bir intro olan The PTR Show'la karşılıyor. Karanlık ve mizahi olarak tarif ettiği PTR Show'a arka planda Janine'in birçok farklı vokali eşlik ediyor. Bunlardan biri de tekerleme gibi şarkının başından sonuna kadar duyulan "Planning to rock" cümlesi. Janine burada dinleyiciyi alter egosu ile tanıştırıyor, daha başından teatral bir gösterinin ortasında olduğunu hatırlatıyor ona. Bolton Wanderer, Changes, Local Foreigner sırasıyla sanatçının Bolton'daki yaşantısını, yaşadığı ülkeyi terketmesini ve Berlin'le ilgili gözlemlerini konu alıyor. Bir röportajında da bahsettiği üzere kişinin doğru bildiği her şey içine doğduğu toplumun doğruları, ve yeni bir kültür farklı deneyimler demek. Yabancı bir kültürün getirdiği yabancılaşma ve adaptasyon süreci Janine'in albümünün ilerleyişine de yansıyor. Daha karanlık olan albümün ilk yarısı, yerini Never Going Back ve Have It All gibi muzaffer ve I Wanna Bite Ya gibi mizahi diğer yarıya bırakıyor. Have It All, albümdeki diğer şarkıların aksine tempolu bir şarkı ve bana kalırsa albümün zirvesi. Klibi izlenebilir.

Vokallerinde yaptığı oynamalar yarattığı karaktere androjen bir hava katıyor, tıpkı sahne performanslarında yanından eksik etmediği maskelerin yüzünü saklaması ve cinsiyeti hakkında yorum yapılmasını bir nebze engellemesi gibi. Janine'in farklı kültürlerle ilgili deneyimledikleri albüm boyunca müziğine, müziğinin en nihayetinde son derece özgün, deneysel bir çalışma olması olarak yansıyor.
Tracklist:
1. The PTR Show
2. Bolton Wanderer
3. Changes
4. Local Foreigner
5. Hiding Where I'll Find Me
6. Take It Away
7. Don't Want What You Don't Want
8. Never Going Back
9. I Wanna Bite Ya
10. Think That Thought
11. Have It All
12. When Are You Gonna Start

Kate Bush - Wild Man

Kate Bush'un sabırsızlıkla beklediğim 10. stüdyo albümü 50 Words For Snow'dan çıkan ilk ve muhtemelen tek single; Wild Man. Albüm versiyonu 7 dakikayı aşan şarkıya, yayımlanan single'da 4 dakikalık daha radio friendly bir Wild Man de eşlik ediyor. Single yayımlanmadan evvel, Kate Bush kar temasını işlediği bir albümün Wild Man adını verdiği bir şarkısında neyden bahsediyor olabilir diye düşündüğümde, ve albüm kapağını incelediğimde albüm kapağında dudağına bir öpücük kondurduğu, hayatında yer alan bir erkeği konu edinebileceği hissine kapılmıştım. Aerial'daki Mrs. Bartolozzi'nin çamaşır makinesinden sonra Wild Man belki bir kardan adam dahi olabilirdi. Ama şarkıyı dinledikten ve sözleri üzerine düşündükten sonra bunun aklımın ucundan bile geçmeyen efsanevi kar canavarı Yeti, nam-ı diğer Kocaayak hakkında olduğunun farkına vardım. Spoken-word tekniğine benzer bir yaklaşımla yaşlı, bilge bir kadının eski bir efsaneyi anlatır gibi söylediği Wild Man'de Kate hikaye anlatıcısı olarak bir yandan kar canavarıyla empati kurarken, bir yandan da ona kaçması gerektiğini öğütlüyor. Nakaratta ise bana erken dönem çalışmalarını anımsatan üst üste bindirdiği vokalleriyle kar canavarının izindeki insanları betimliyor. Yaşı ilerledikçe anlatacak fazla şeyi kalmadığını ve belki de bu yüzden bu kadar uzun aralıklarla albüm çıkardığını düşündüğüm Kate, onu ne kadar hafife aldığımı ispat etmek istercesine parçanın neredeyse her dizesini referanslarla süslüyor, benim gibi lyric-geek fanlarına yapılması gereken yeni okumaların listesini sunuyor. Kate ilkbaharda çıkardığı Director's Cut ve ardından gelen, Aerial dönemi single'ı King of the Mountain'dan daha başarılı bulduğum Wild Man ile 6 yıllık bekleyişe değeceğinin sinyallerini verirken gerçekten de geri dönmeye kararlı gibi. Tracklist:
1. Wild Man (Radio Edit) (4:17)
2. Wild Man (7:17)

I Break Horses - Hearts


İsveç'in başkenti Stockholm'den yükselen I Break Horses, Maria Lindén ve Fredrik Balck'tan oluşuyor. 2008'den itibaren I Break Horses adı altında müzik yapan ikilinin ilk albümü Hearts geçtiğimiz aylarda müzik ortamlarına düştü. Winter Beats ve ardından yavaş ve akıllı bir biçimde yerini bıraktığı, albüme adını veren Hearts ile birlikte albümü ilk dinlediğimde beklentilerim oldukça yüksekti. Shoegaze'i elektronik dokunuşlarla süsleyen müzisyenlere, özellikle Ulrich Schnauss ve Anthony Gonzalez'e olan hayranlığımdan dolayı kafamda bir 'Acaba?' belirdi. Fakat albüm ilerledikçe şarkı arasındaki geçişlerin sadece ilk iki şarkıya has olduğunu ve elektronik tınıların yer yer olsa da, hiçbir zaman ilk iki şarkıda olduğu kadar yoğun olmadığını fark ettim. Tabi bu, ikilinin ilk eseri olduğu da düşünüldüğünde albümden keyif almama engel teşkil etmedi. Sadece ilk iki şarkıda verilenin albüm boyunca devam etmesini bekledim bir dinleyici olarak.

My Bloody Valentine ve Slowdive'dan oldukça etkilendiklerini, ve birkaç sıfat ve genre kısıtlamalarıyla bir kenara itilemeyeceklerini belirten bir review'a kendi sitelerinde muhtemelen müziklerini ve müziğe olan yaklaşımlarını iyi ifade ettiğini düşündükleri için yer veren ikilinin albümü dinlendiğinde, yoğun bir shoegaze hissi karşılıyor sizi. Shoegaze'i seven biri olarak bu durumdan şikayetçi değilim fakat umuyorum ki kategorilere sokamayacağımız bir I Break Horses ile çıkarlar karşımıza gelecekte ve bu iddialarını doğrularlar, hem kendileri hem de müzik piyasası için. O güne kadar yanıtım shoegaze.


Tracklist:
1. Winter Beats
2. Hearts
3. Wired
4. I Kill Your Love, Baby!
5. Pulse
6. Cancer
7. Load Your Eyes
8. Empty Bottles
9. No Way Outro

David Lynch'ten Elektronik Albüm

2010'un sonlarına doğru çıkardığı iki single ve bu iki şarkının da içinde yer alacağı yeni elektro-pop albümüyle müzik ortamlarında hakkında daha ciddi muhabbetlerin dönmeye başladığı David Lynch'in müzikle olan ilişkisi geçici bir hevese indirgenemeyecek kadar eskiye dayanıyor. 80lerin sonlarından itibaren yönettiği filmler kadar müzikal projelerle de meşgul olan Lynch'in yönetmenliğini yaptığı filmlerin müziklerinde payı olması dışında; küçümsenemeyecek boyutta bir diskografisi de oluşmuş durumda. 8 Kasım'da müzikmarketlerde yerini alacak albümden çıkan single'lar Good Day Today ve I Know, kapak tasarımları ve klipleriyle.



'I wanna have a good day today' gibi son derece basit birkaç cümlenin kendini tekrarlayan bir melodi üzerinde defalarca söylenmesi, kliple birleştiğinde oldukça sürreal bir çalışma ortaya çıkarmış. Şarkı, melodisi ve üzerinde oldukça oynanmış vokaliyle Crystal Castles'ı anımsattı bana, ki bu bana göre 65 yaşında birine tarafımdan edilmiş en iyi iltifat.
I Know ise diğer şarkıya göre daha yavaş ve karanlık. David Lynch eseri olduğunu bilmesem bir Portishead şarkısı olduğuna bahse girebilirdim.
Albüme geçmeden önce paylaştığım iki klibin de David Lynch'in elinden çıkmamış olduğunu bilmenizi isterim. Yönetmenin her iki şarkı için de video klip yarışması düzenlediği ve finalistleri kendi belirlediği bu durumda, kazananların Lynchian bir stile sahip olmalarına da şaşırmamak gerek.
Uzunca bir girişten sonra bu yazıyı yazmamın asıl sebebi olan albüm ve detaylarına gelebiliriz. 14 şarkıdan oluşacak olan albümün adı Crazy Clown Time. Albüm kapağı ve şarkı listesi ise şöyle:
1. Pinky's Dream
2. Good Day Today
3. So Glad
4. Noah's Ark
5. Football Game
6. I Know
7. Strange and Unproductive Thinking
8. The Night Bell With Lightning
9. Stone's Gone Up
10. Crazy Clown Time
11. These Are My Friends
12. Speed Roadster
13. Movin' On
14. She Rise Up
Kendi yazdığı bestelerden oluşturduğu eserinde Lynch, Yeah Yeah Yeahs'in solisti ve Where The Wild Things Are filminin soundtrack'ini yapan isim Karen O'yu da duyma fırsatı sunuyor bize. Umuyorum ki Good Day Today ve I Know'da olduğu gibi vokaller üzerinde çeşitli denemeler yapmıştır. Sesini çok fazla beğenmediğimden değil, aksine müzik ve sinemaya olan muhtemel bakış açısından dolayı bu düşüncem. Bazı müzisyenlerin yazdığı her şarkı için aynı zamanda kafasında bir senaryo ve o senaryonun da baş kahramanını oluşturduğunu bildiğimden, vokalin manipüle edilmesi fikri müzikte her daim hoşuma gitmiştir. Zira her biri başka bir ses, başka bir karakter demektir.

M83 - Hurry Up, We're Dreaming

Adını spiral bir galaksi olan Messier 83'ten alan M83, Fransız müzisyen Anthony Gonzalez'in solo projesi. 2008 çıkışlı 'Saturdays = Youth' albümüyle büyük çıkış yakalamış ve Pitchfork gibi sitelerin de takdirini kazanmıştı. 2011'de bu çift cdlik, 'destansı, rüya dolu, güçlü ve yoğun' olarak tarif ettiği ve şimdiye kadarki en iyi eseri olduğunu düşündüğü albümle bizi kendi hayal dünyasına davet ediyor.
Zola Jesus'ın eşlik ettiği intro'nun ardından gelen ve albümden çıkan ilk single olan Midnight City ile albüm oldukça hızlı başlıyor.





Saksofon solosu yüzünden hemen 80ler etiketi yapıştırmak gibi bir hataya düşmek istemiyorum fakat Midnight City dışında Reunion, Claudia Lewis ve OK Pal kulağa oldukça 80ler gelen diğer şarkılar. Bunun dışında albümde diğer M83 albümlerinde olduğu gibi spoken-word tekniğine de yer verilmiş. Daha teatral bir hava katıyor bu müziğine. Bu albümden Raconte-Moi Une Histoire buna güzel bir örnek. Gonzalez'in bu yarattığı rüyalar arasına serpiştirdiği, diğer parçalara nazaran daha kısa olan geçişlere eşlik eden vokaller kabus gören bir insanın iç çekişlerini anımsattı bana. Rüyanın aniden bitiyor olma fikrini her ne kadar yaratıcı bulmuş olsam da Outro'nun aniden kesilmesini leak ile ilgili bir sorun olarak görüyorum, zira M83 her albümünde olduğu gibi bu albümünün kapanışını da en az 10 dakikalık bir şarkıyla yapacaktır. Hele ki 'destansı' olarak betimlediği bir albümünde sanıyorum ki bu durum kaçınılmaz.
Şu ana kadar yayımlamış olduğu tüm albümlerden izler barındıran ve bir kolaj niteliğinde olan albüm zihnin insana oynadığı oyunlar gibi zengin. Bazen tempolu bazense oldukça yavaş ve tam da bu yüzden de bir o kadar çekici bir sound'a sahip Hurry Up, We're Dreaming. 2011'in en iyi albümleri arasında şimdiden görebiliyorum onu.
Tracklist:
CD I
1. Intro (feat. Zola Jesus)
2. Midnight City
3. Reunion
4. Where the Boats Go
5. Wait
6. Raconte-Moi Une Histoire
7. Train to Pluton
8. Claudia Lewis
9. This Bright Flash
10. When Will You Come Home?
11. Soon, My Friend
CD II
1. My Tears Are Becoming A Sea
2. New Pal
3. OK Pal
4. Another Wave From You
5. Splendor
6. Year One, One UFO
7. Fountains
8. Steve McQueen
9. Echoes of Mine
10. Klaus I Love You
11. Outro

Ladytron - Gravity the Seducer

12 yıllık kariyerleri boyunca yaptıkları her müzikle dinleyicisine birbirinden farklı tatlar sunan ama bunu ilginç bir şekilde lehine çevirmeyi başarıp, kendilerine has soundu inşa etmekte kullanan bir grup Ladytron. Şüphesiz bunda Helen ve Mira'nın eşsiz vokallerinin payı büyük. 2010'da yayımladıkları Best Of 00-10 albümüyle bir 10 yıllık dönemi kapattığının ve belki de yeni bir döneme girmekte olduğunun sinyallerini veren grup, bir önceki albümü Velocifero'da yer alan ve albümdeki diğer şarkılara ve önceki işlerine nazaran gerek melodileri gerekse klipleriyle daha 'sıcak' bir Ladytron portresi çizen Ghosts and Tomorrow'la bıraktığı yerden devam ediyor. Albüm ve şarkı isimlerinden, kapak tasarımından ve albüm tanıtım fragmanından da anlaşılacağı üzere doğaya birçok gönderme mevcut. Electroclash'in soğuk ve gürültülü havasından git gide uzaklaştıkları bu albüm bana kalırsa grubun en atmosferik, en rüya dolu, en hafif albümü. 12 şarkıdan 3'ünün enstrümental olduğu bu albümde Mira'nın soğuk ve öfkeli İslav vokaline özellikle çok fazla yer verilmediğini düşünüyorum. Helen'ın vokali tahmin edersiniz ki albümün ruhuna katkı sağlıyor. Transparent Days ve bana göre albümün kapanış şarkısı olması gereken Ninety Degrees benim anlatmaya çalışıp kelimelere dökmekte zorlandığım havai atmosferi en iyi betimleyen şarkılar. Gravity the Seducer ile Ladytron bizi doğada bir yolculuğa çıkarıyor; yeri geliyor çöllerde serap görüyor, yeri geliyor gökyüzünde gittikçe yükselerek bulutlarla dans ediyoruz. Erimekte olan buzulların yarattığı serinlik önce içimizi ürpertiyor, ama ardından bulutlar arasında beliren güneş bize göz kırpıyor, içimiz ısınıyor. En sonundaysa yerçekiminin cazibesine kapılıp yeryüzüne geri dönüyoruz.
Tracklist:
1. White Elephant
2. Mirage
3. White Gold
4. Ace of Hz
5. Ritual
6. Moon Palace
7. Altitude Blues
8. Ambulances
9. Melting Ice
10. Transparent Days
11. Ninety Degrees
12. Aces High

Kate Bush'tan Yeni Stüdyo Albümü

2005'te yayımladığı son albümü Aerial'dan sonra tekrar inzivaya çekilen Kate Bush sırasıyla 89 ve 93 yıllarında çıkardığı The Sensual World ve The Red Shoes albümlerinden bazı şarkılarının yeni versiyonlarının yer aldığı Director's Cut ile bu sene ben dahil birçok dinleyicisini sevindirmişti. Ve sevindirmeye devam etmekte kararlı. Fish People adını verdiği kendi plak şirketinden çıkacak ikinci albümün adı 50 Words For Snow. Tamamı yeni 7 şarkıdan oluşan 65 dakikalık bu albüme arka fonda yağan kar sesleri eşlik edecekmiş. Stephen Fry da twitter'ından öğrendiğimiz üzere konuk vokal. Çıkış tarihi 21 Kasım olan albümün şarkı listesi ise şöyle:
1. Snowflakes (9:55)
2. Lake Tahoe (11:26)
3. Misty (13:49)
4. Wild man (7:03)
5. Snowed in at Wheeler Street (8:11)
6. 50 Words for Snow (8:10)
7. Among Angels (6:55)
Aerial'ın kapanışında yer alan Nocturn ve Aerial'la göz kırptığı progresif rock'a, Kate, umuyorum ki bu albümde de bolca yer vermiştir. Şarkı uzunluklarına bakıldığında ve bir konsept albüm olduğu düşünüldüğünde hayalperest bir tutumum olduğu söylenemez.

Glass Candy - Deep Gems: A Collection of Singles, B Sides & Rarities

Elbette ki dream-pop'tan sıkılıp geçen seneme damgasını vuran Italo Disco'ya geri dönecektim. Ve vücudumun bu zar zor temizlenebildiğim bağımlılığıma gün içerisinde ikinci bir dozu arzulayarak resmi olarak hoşgeldin demesi için ANIMAL IMAGINATION'ın ilk 30 saniyesini dinlemem yeterli olacaktı.


Glass Candy, Johnny Jewel ve vokalist Ida No'dan oluşuyor. 2000lerin başından beri müzik piyasasında aktif bir şekilde yer alan ikilinin sound'u arşivlerini incelediğinizde fark edeceksiniz ki daimi bir değişim içinde ve Italo Disco bana kalırsa bu evrimlerinin sonunda kendilerini en iyi ifade edebildikleri durakları. Body Work isimli yeni albümlerinin çıkacağını öğrendikten sonra, 2008'de çıkardıkları ve kenarda köşede gizli kalmış ama kendilerince mücevher niteliğinde olan şarkılarından oluşan toplama albümlerini paylaşma gereği hissettim.
Tracklist:
1. Introduction
2. Feeling Without Touching
3. Poison or Remedy
4. ANIMAL IMAGINATION
5. The Beat's Alive
6. Something Stirring in Space
7. Theme from Deep Gems
8. Stars & Horses
9. Geto Boys
10. Ms Broadway Remix
11. Soft Boundaries
12. Touching the Morning Mist
13. Silver Fountain

Wild Nothing - Gemini


Wild Nothing, Jack Tatum'un solo projesi. Jack Tatum, last.fm'in dediğine göre nostaljiyle kafayı kırmış, 80ler aşığı bir arkadaş. Buraya kadar her şey sıradan, Pitchfork'ta bundan onlarcası var diyorsunuz. Hayır, yok. Çünkü o bir Kate Bush aşığı. Hatta daha da ileri gidip Cloudbusting'i cover'lamış. Running Up That Hill gibi son derece ayağa düşmüş ve defalarca tekrar yorumlanmış bu şarkıyı tercih etmemesi ise ayrıca takdiri hak eden bir davranış. Benim nezdimde bu onu birbirinden pek bir farkı olmayan, 80ler müziğini lo-fi müzik yapmak sanan hipster zihniyetinden ayrı bir noktada tutuyor. Şarkı ise buradan indirilebilir.
Albüme gelecek olursak, Gemini genel olarak Cloudbusting cover'ı kadar dingin ilerlemiyor. Gitarların ve drum machine'in yoğun kullanıldığı albüme yer yer lezzetli synthler eşlik ediyor. Shoegaze ve dream-pop soundunun karakteristik özelliklerinden biri olan vokalin net olmaması ve enstrümanlarla iç içe geçmesi durumu Wild Nothing'de de mevcut. Kısacası Jack Tatum 80lere o kadar sadık kalıyor ki, Gemini 80ler sonu 90lar başından unutulmuş bir albüm olarak sunulsa size yadırgamayacağınıza eminim.


Tracklist:
1. Live in Dreams
2. Summer Holiday
3. Drifter
4. Pessimist
5. O, Lilac
6. Bored Games
7. Confirmation
8. My Angel Lonely
9. The Witching Hour
10. Chinatown
11. Our Composition Book
12. Gemini

Beach House - Beach House

Beach House, Rock'n Coke 2011 kapsamında İstanbul'da izleme fırsatını elde edebildiğim Alex Scally ve Victoria Legrand'dan oluşan dream-pop ikilisi. Festivalden önce sadece 2010 çıkışlı ve en bilinen albümleri olan 'Teen Dream'i dinleme fırsatım olmuştu. Ve gruba olan ilgim şimdiye nazaran daha yüzeyseldi. O kadar ki grup elemanlarını dahi incelememiş, vokaldeki androjin sesin sahibini bir erkek zannetmiştim. Ta ki konserde kendi halinde şarkılarını söyleyen, arada uzun salık saçlarını müziğin ritmine göre savuran, koyu ceketli son derece cool Victoria Legrand'la karşılaşana dek. Ve konserden o kadar keyif aldım ki yaklaşık bir aydır Beach House'un 3 albümünü de sürekli dinliyorum.
Bu albümü paylaşmayı tercih etmemin sebebiyse ikilinin ilk albümü olması ve ayrıca bu ve ikinci albümü 'Devotion'la beraber lo-fi müziği geniş kitlelere tanıtmaları&sevdirmeleri. lo-fi genellikle sanatçının finansal kısıtlamaları sebebiyle kayıtlarını kendi imkanlarıyla ve düşük kalitede gerçekleştirmesi anlamına geliyor. lo-fi söz konusu olunca bir love/hate durumu oluşuyor. Ben tahmin edersiniz ki seviyorum; çünkü müziğe nostaljik bir hava katıyor. Ama lo-fi bir müzik türü değil, yani black metal yapan gruplar da zamanında bu düşük bütçeli kayıt yöntemini tercih etmiş. Bunu da buraya not düşelim.
Yaptıkları müzik dream-pop. Albüme ve genel olarak Beach House sound'una bir yaz hissi hakim. Zaten bu grubun adından da anlaşılabilir. Grup adı gibi değişmez ve önemli bir şeyin yaptıkları müziği betimleyecek bir şekilde tercih etmeleri ise takdir edilesi. Zira bu sound konusunda istikrarlı bir şekilde ilerleyeceklerini veya ilerlemek istediklerini gösteriyor. 3 albümü de incelediğinizde zaten kafanızda 'Beach House müziği nedir?' sorusuna cevap verebildiğinizi göreceksiniz: Yaz, hayaller, melankoli, nostalji...

Tracklist:
1. Saltwater
2. Tokyo Witch
3. Apple Orchard
4. Master of None
5. Auburn and Ivory
6. Childhood
7. Lovelier Girl
8. House on the Hill
9. Heart and Lungs

M.I.A. - /\/\ /\ Y /\

M.I.A. Sri Lanka kökenli İngiliz grafik tasarımcı&müzisyen. Biz onu Slumdog Millionaire'e yaptığı Paper Planes adlı şarkısıyla tanıdık, yani birçoğumuz. Ama Maya'nın onun dışında 3 tane birbiriyle yarışacak derecede iyi albümü var. Arular, Kala ve 2010'da piyasa sürdüğü ve kendi adını taşıyan /\/\ /\ Y /\, yani Maya. İlk iki albümü adını sırasıyla babası ve annesinden alıyor. Kelis'ten sonra sevmeye başladığım r&b ve hip-hop, M.I.A. sayesinde daha da ilgimi çeken bir alt kültür halini aldı. Maya son derece deneysel bir müzik yapıyor kanımca, bu yüzden de atlanmaması gerek. Altyapılarda kullandığı sesler ritimlerin son derece organik olmasını sağlıyor. Örneğin Intro'ya eşlik eden klavye sesi, sonra Steppin Up'ın girişinde ve nakaratında da duyulan o tanıdık ama bir o kadar da garip makina sesleri. Türe yabancı olanlar için başta rahatsız ediyor ama sonra yaratıcılığını takdir ediyorsunuz M.I.A.'in. Albümün çıkış parçası ise çok daha pop, öyle ki Jay-Z'nin yaptığı bir remixi dahi bulunuyor. Klibi ise aşağıda:

Albümde klip gelen bir diğer şarkı ise Born Free. Youtube'dan kaldırılan bu klibi vimeo üzerinden hala izleyebilirsiniz, İZLEMELİSİNİZ.

Albümdeki favorim ise Lovalot. Sadece bu şarkı bile M.I.A.'i tanımayanların onu anlaması için yeterli: I really lovalot, but I fight the ones who fight me.

Tracklist:
1. The Message
2. Steppin Up
3. XXXO
4. Teqkilla
5. Lovalot
6. Story to Be Told
7. It Takes a Muscle
8. It Iz What It Iz
9. Born Free
10. Meds And Feds
11. Tell Me Why
12. Space

Vive la Fête - Disque d'or


Vive la Fête, İngilizce Long Live the Party, ya Fransızca fetişisti ya da anadillerinden başka tek bir kelime etmeyecek kadar milliyetçi olan Belçikalı duo. Yaptıkları müzikleri kategorize etmeye çalıştıkça zorlandığımı fark ettim; çünkü bir albüm içerisinde birçok farklı türden şarkı yer alabiliyor. Disque d'or yani the Golden Disc de bunlardan biri. Yer yer hareketli ve hırçın, yer yerse oldukça sakin bir albüm. Ama grup adının hakkını verecek derecede gerçekten de bir parti albümü. Electro, Electrorock, Glam sevenler bu gruba bir göz atmalı.




Tracklist:
1. Petit Colibri
2. Amour Physique
3. Everybody hates me
4. Naïve
5. Je ne pourrais pas
6. Ce que tu penses de moi
7. Elsangel
8. On a oublié
9. Mira
10. Baiser Canon
11. Courtois
12. Elle n'écoute pas

Memoryhouse - The Years EP


Chillwave diye yükselen bir akım var. Bana göre indie gençlerin şu ana kadar yaptıkları en güzel müziklerden bunlar. Chillwave'in tanımını ise şöyle yapmışlar: Chillwave (sometimes referred to as Glo-Fi) is a debated genre of music where artists are often characterized by their heavy use of effects processing, synthesizers, looping, sampling, and heavily filtered vocals with simple melodic lines. Its musical predecessors are diverse and include the synthpop of the 1980s, shoegaze, ambient, musique concrète and various types of music outside of the Western World. Yani 80ler synthpop'undan tutun da, ambient ve shoegaze'e kadar oldukça çeşitli kanallardan beslenen bir müzik türü. Melodiler basit, 80lerin nostaljisi ise her daim hissedilebilir. Memoryhouse ise last.fm aracılığıyla tanıştığım bir başka mükemmel proje. Son derece dinlendirici bir etkisi var müziklerinin. Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki akşamdan kalma olduğunuzda tüm o baş ağrısını, bitkinliği alıp götürüyor. Sabah gün doğarken veya akşam gün batarken dinlenmesi ayrıca tavsiye edilir.




Tracklist:
1. Sleep Patterns
2. Lately (Deuxième)
3. The Waves
4. To the Lighthouse

Aynur Doğan - Rewend


Aynur Tunceli'de dünyaya gelen, çocukluğunu Anadolu'da geçiren, Anadolu'nun sonsuz bereketiyle beslenen, 17 yaşında ailesiyle İstanbul'a gelmesiyle bu birikimini insanlarla paylaşabilmesinde büyük yardımı dokunacak olan müzik eğitimini almaya başlayan, ve şu an dünyaca bir üne sahip olan Türkiyeli, Kürt, Alevi türkücü. Şimdiye kadar 5 albümü yayımlanan Aynur'un 2004'te çıkan Keçe Kurdan (Kürt Kızı) isimli olanına adını veren şarkısında, Kürt kızlarını okumaya davet ettiği, kalemin kılıçtan daha keskin olduğunu söylediği türküsünde kadınları dağa çıkmaya teşvik ettiği(!) iddia adildi, albüm toplatıldı. Kürt olan herkesi terörist gören zihniyet adını duymaya dahi tahammül edemedi, kimisi tek bir şarkısını dahi dinlemeden 'Sevmiyorum ben onu, gönderme şarkılarını' dedi -bu bizzat başıma geldi- geçiştirdi. Ama Aynur tüm bunlarla, tüm bunları bildiği için savaşmaya, kardeşlik için türkülerini söylemeye devam etti. Kendi albümlerinin yanı sıra Kardeş Türküler ve Mikail Aslan'la çalıştı. Avrupa'da sayısız konser verdi. The London Times'a kapak oldu, İspanya'da özellikle çok sevildi. Tüm bunlar olurken doğup büyüdüğü yere hiçbir zaman sırtını dönmedi. Çeşitli film projelerinde yer aldı, orada türkülerini söyledi. Fatih Akın'la olan arkadaşlığı ona bu son albümünde Hasankeyf'te çekilmiş olan güzel de bir klip kazandırdı:




Radikalde güzel de bir röportajı yer aldı. Ve son olarak 'Ne dinliyorum ulan ben?!' endişesi taşıyanlar için: http://www.aynurdogan.net.

Tracklist:
1. Rewend
2. Xivşe
3. Xewn
4. Koçerê
5. Yaranmaz Aşık
6. Dostmamê (Xwezila)
7. Improvisation of Bêrîvanê
8. Delalê
9. Şin Û Şaye
10. Gezalê
11. Dawzer
12. Gowende Dawzerê

Ladyhawke - Ladyhawke


Avustralya'nın git gide genişlemekte olan elektronik müzik piyasasından bir kez daha nasibimizi alıyoruz. Phillipa 'Pip' Brown, her ne kadar 80ler kültüründen çokça etkilense de [Heavy metale, vintage kaykay videolarına ve video oyunlarına olan düşkünlüğü], yaptığı müziğin günümüz indie/elektronik ayarındaki gruplarınkinden hiçbir geri kalır yani yok. Albüme bir 80ler hissi, bir nostalji hakim. Ki bu onu çok daha lezzetli ve farklı kılıyor. Indie gençlerin/müzisyenlerin daha da yükselmekte olan 'electro' sevdası -özellikle Avustralya'da bariz bir şekilde hissediliyor- bir yerden sonra bir grubu diğerinden ayırt etmeyi pek mümkün kılmadığından bu tür isimlere karşı önyargılar edinmeme sebebiyet verse de Ladyhawke'ta farklı olan bir şey var. Albüm/Single kapakları, web sitesinin tasarımı, oraya koyduğu kendi adını taşıyan ve arka planda 'Paris is Burning' şarkısının 'ateri versiyonu'nun çaldığı oyun, hepsi işine kendini ne kadar adadığını gösteriyor aslında. Ve Phillipa'nın kuir olması onun diğerleri arasından sıyrılmasını sağlıyor. Neden bilmiyorum ama 'Morning Dreams' şarkısını dinlerken o şarkıyı sadece bir kadına söyleyebileceği hissine kapıldım. Ardından da internette yaptığım küçük çaplı bir araştırma sonucu yanılmadığımın da farkına vardım. Ve sanıyorum ki Pip bir kedi insanı. Her yerden [albüm kapağı olsun, klipleri, myspace'i] kediler fırlıyor. Daha ne olsun. :)


Tracklist:
1. Magic
2. Manipulating Woman
3. My Delirium
4. Better Than Sunday
5. Another Runaway
6. Love Don't Live Here
7. Back of the Van
8. Paris is Burning
9. Professional Suicide
10. Dusk Till Dawn
11. Oh My
12. Crazy World
13. Morning Dreams



Benim de albümdeki favorilerimden biri olan My Delirium. Klipteki, arabayla uçurumdan uçma sahnesi Thelma&Louise'i anımsattı bana:

Gentle Touch - In memory of Savannah


Yaklaşık bir aydır müzikle ilgili yazmıyordum. Belki de bu blog işinin bir görev halini almasını istemediğimdendir. Belli aralıklarla paylaşılması gereken, hakkında iki kelime sarfedilmemiş ve dolayısıyla sıradanlaşmış, sihrini yitirmiş download linkleri yığınından ibaret olmasını istemediğimden. Ama Gentle Touch -isminin iddia ettiğinin aksine- beni öyle bir çarptı ki bunu paylaşmasam olmazdı. 3lü [ya da 2li?] İsveç'ten bizlere selam ediyor. Bu duruma artık şaşırmıyorum. Onlar yaptıkları müziği her ne kadar romantic electropop olarak tanımlasalar da albüm kesinlikle 80ler ve post-punk etkili. Electropop yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Belli belirsiz, baygın bir vokal; romantik cümleler, zaman zaman the Cure dinliyormuşsunuz hissi veren melodiler, hepsi çok güzel. Bir de 4 şarkılık bir EP'leri varmış, onu da aradım fakat, şimdilik bulamadım. En yakın zamanda paylaşmak ümidiyle. Albümü indirmeden evvel myspacelerine bir göz atmak isterseniz eğer: http://www.myspace.com/gentletouchmusic.


Tracklist:
1. Expectations
2. The Finer Arts
3. The View
4. Once You Used To
5. Sonnenfinsternis
6. On the Verge of Tears
7. Spikgatan/Margaretaplan
8. Pieter van den Hoogenband



Little Annie - Songs from the Coal Mine Canary


Annie Anxiety Bandez, nam-ı diğer Little Annie tam anlamıyla gerçek bir sanatçı. Beste yapıyor, şarkılar söylüyor; resimle uğraşıyor, sergiler veriyor; düetler yapıyor. 80lerden beri müzik piyasasında yer almasına rağmen internette bulabildiğim tek albümü olan Songs from the Coal Mine Canary'yi dinlerken bana Marianne Faithfull'u anımsattı. Tok bir sesi var. Ama bu benzetme zaman zaman duyduğum Antony Hegarty'den dolayı da olabilir, bilmiyorum (bkz: Marianne Faithfull&Antony Hegarty - O O Baby). Antony albüm boyunca piyanosuyla eşlik ediyor Annie'ye. Onun birlikte çalıştığı insanları düşününce daha da bir dikkatimi çekmişti bu hatun. Björk, CocoRosie, Marianne Faithfull, Hercules and Love Affair ve ardından karşıma çıkan Annie Bandez. Çok fazla bilinen biri olmaması sizi şüpheye düşürmesin o yüzden.


Albümdeki her şarkı çok güzel ama Absynthtee-Ism benim en sevdiğim:






Bir de canlı performans ekleyeyim dedim. Bu şarkıda da Janis Joplin'i anımsattı bana. Kadını sürekli birilerine benzetmem de ne kadar doğru bilmiyorum ama özellikle konuşur gibi söylediğinde şarkıyı, aklıma direkt Janis Joplin gelmişti ilk dinlediğimde:



Tracklist:
1. Freddy and Me
2. Derma
3. Lullaby
4. The Good Ship Nasty Queen
5. Absynthtee-Ism
6. If I Were a Man
7. Diamonds Made of Glassine
8. Strange Love
9. Sit On Down
10. End is Near

Therion - Secret of the Runes

Therion'un Theli, Vovin ve Lemuria / Sirius B ile birlikte en iyi albümlerinden; fakat konsept bir albüm olması onu bir adım öne çıkarıyor. Albüm kuzey mitolojisini işliyor baştan sona. Kapakta görülen 9 harf mitolojideki 9 ayrı yeri/hikayeyi ve albümde de 9 ayrı şarkıyı simgeliyor. Albüm, prologue(önsöz, ki burda Ginnungagap oluyor) ve epilogue(sonsöz, aynı zamanda albüme de adını veren Secret of the Runes adlı şarkı) da dahil toplamda 11 şarkı içeriyor. Üstüne bir de iki cover yapıp koyuvermişler; biri Scorpions'tan Crying Days, diğeri ise ABBA'dan Summernight City. ABBA dinlemeleri, hatta bir şarkılarını yeniden yorumlamak isteyecek kadar açık fikirli metalciler olmaları da takdir edilesi. -Aslı'ya selam ederim.- Albümde tek klip gelen şarkı da bu cover oluyor bu arada:

Albüme esin kaynağı olan mitolojiye göre dünya Yggdrasil adlı ağacın üzerinde bulunmakta. Bu ağacın dalları bahsi geçen 9 dünyaya uzanıyor. Midgård, Asgård, Jotunheim, Schwarzalbenheim, Ljusalfheim, Muspelheim, Nifelheim, Vanaheim, Helheim. Hikayeye göre Ginnungagap evrenin yaratılışı demek, açılışın da bu şarkıyla yapılması gayet mantıklı o yüzden. Daha sonra sırasıyla bu 9 diyarı anlatıyor bize Therion'un güzel sesli insanları. İnsanoğlunun yaşadığı Midgård'dan, tanrılar ülkesi Asgård'a:







Muspelheim'da yıkımlar gerçekleşiyor, yangınlar çıkıyor; ardından Nifelheim'da her şey tekrar hayat buluyor. Benim size tavsiyem albümü dinlerken bir yandan da şarkı sözlerini takip etmeniz.

Son olarak, rune albüm kapağını süsleyen antik alfabenin her bir harfine verilen ad. İsveççe karşılığı olan runa'nın ise aynı zamanda sır, gizem gibi ayrı anlamları da varmış. Hikayeye göre de harfler yazı yazmaktan öte farklı anlamlar içeren işaretler imiş. İşte Therion da bu noktada devreye giriyor. Odinn gibi rune'ların sırrını öğrenebilmek için kendimizi 9 gün 9 gece Yggdrasil'e asmayalım diye böyle bir albümle çıkageliyorlar 2001 yılında. Bize de dinlemek ve anlamak kalıyor.

Tracklist:
1.Ginnungagap (Prologue)
2. Midgård
3. Asgård
4. Jotunheim
5. Schwarzalbenheim
6. Ljusalfheim
7. Muspelheim
8. Nifelheim
9. Vanaheim
10. Helheim
11. Secret of the Runes
12. Crying Days
13. Summernight City

Madonna - Bedtime Stories


Madonna'nın en sevdiğim albümü. Yani Ray of Light ve Confessions on a Dancefloor'u bir yana koyarsak -çünkü onlara hak ettikleri ilgi veriliyor- Bedtime Stories biraz daha unutulmuş bir albüm. İçerisinde Human Nature, Take a Bow, Bedtime Story gibi klasikleri barındıran bu albümde Madonna Björk ile dahi çalışmış, yani dolaylı olarak. Bedtime Story'nin sözleri kısmen de olsa Björk'e ait. Madonna albüm çalışmalarını Björk'ün de yakın arkadaşı olan Nellee Hooper ile sürdürürken ikisinden kendisi için bir şarkı yazmalarını istemiş. Ama Björk'ün pek hoşuna gitmemiş bu durum, ama arkadaşı Nellee Hooper adına red de etmemiş anladığım kadarıyla. Ve Madonna'nın daha çok mantık ve kontrol insanı olduğunu düşünen Björk onun asla söylemeyeceği ama söylemesini istediği türden sözlerle çıkagelmiş. Ancak söylediğine göre Madonna demeye çalıştığı şeyi tamamen yanlış anlayarak mantığı terkediyorum, sözcükler anlamını yitirdi şeklinde değiştirmiş.

Albüme dönecek olursak Madonna yine bazı kesimleri kışkırtmaya devam ediyor. Bir melek olamam, çünkü hayatta kalmaya çabalamakla meşgulüm diyor. Ve söyledikleri için özür dilemiyor, insan doğası diyor; benim koymadığım kuralları çiğnediğim için beni suçlayamazsınız. Albüm bunlar gibi yine birçok Madonna mottolarıyla süslü. Bir arkadaşımın da az evvel dediği gibi Madonna'dan başka kimseye yakışmayacak cümleler, başkası söylediğinde eğreti duracak. Surely, whoever speaks to me in the right voice, him or her I shall follow diyerek sınır tanımadığını dile getiriyor Sanctuary'nin başlangıcında. Bana kalırsa albümdeki en farklı, en güzel şarkılardan biri:






Ve bir klasik olan Take A Bow:

Tracklist:
1. Survival
2. Secret
3. I'd Rather Be Your Lover
4. Don't Stop
5. Inside of Me
6. Human Nature
7. Forbidden Love
8. Love Tried to Welcome Me
9. Sanctuary
10. Bedtime Story
11. Take a Bow